Haluk Selçuk

Yanılmak…

In ekonomi, işsizlik, kriz, siyaset, Türkiye, toplum on Kasım 14, 2010 at 8:24 am

İnsan,bilmediği konularda büyük iddialarla kalem oynatmamalı.Cahil cesaretinden olsa gerek bugüne kadar finans alanında yazdığım yazılarda altı ay ya da bir sene içerisinde doların 1.80′i geçeceğini,enflasyonun hızla artacağını,üretimin ciddi şekilde azalacağını,işsiz sayısında patlama yaşanacağını öne sürmüştüm.Büyüme oranının 2010 yılında %4′ün altında kalabileceğini iddia ederken bütçedeki açığın hızla yükseleceğinden bahsetmiştim.Hatta daha da ileri giderek gelecek dönemde stagflasyon -durgunluk içerisinde fiyat artışlarının yaşanması- ihtimalini dile getirmiştim.Çok bilen çok yanılırmış olan biten sadece bu.Piyasalar öngörülerimi yalanlarken ekonomik gelişmelerin ülkemin lehinde gerçekleşerek halkın geçim düzeyine yansıması en büyük dileğim.

Kurdaki hızlı artışı iddia edebilme konusunda güvendiğim en önemli faktör cari açıktaki hızlı artışın dolar üretme kaabiliyetimizdeki zaaftan ve ihracattaki yavaşlamadan meydana gelmesiydi.Öyle ya, geçmiş dönemlerde ne zaman krizlere ram olduysak bu duruma yol açan esaslı sebep dolar fiyatının ani yükselişinden kaynaklandı. Somut sonuçları sebepler olarak değerlendirmek hatalı tahminlerde bulunmama neden oldu.Anlaşılan milli paramızın değerlenmesi haline alışamadığımızdan dolayı bu duruma finansal çalkantı olarak bakmışız.Şimdi nedamet getirmemin nedeni geçmişteki geçerli sayılabilecek düşünce parametreleriyle bugünü değerlendirme yanlışına düşmüş bulunmam.

2010-Ağustos ayına kadar verilen 28 milyar $’lık cari açığa karşılık 28 milyar $ sıcak para girişi sağlanması kuru düşük tutup ithal vergilerini arttırırken iç talebe de önemli oranda destekte bulundu.Halkın geçim düzeyinde olumlu yönde değişiklikler yaşandığını öne süremesek bile dışarıdan çok ciddi finansal dalgalar gelmezse ileride istenilen ekonomik istikrar düzeyine erişmemiz ihtimal dahilinde.Krizin henüz sona ermediğini göz önüne aldığımızda mevcut durumun sürdürülebilir olması önem kazanıyor.Dış ticaret açığı dikkat etmemiz gereken noktada.Sadece Eylül ayı dış ticaret açığıysa 6.7 milyar $.Cari açığın yıl sonunda 40 milyar dolara yaklaşma olasılığı döviz üretme kaabiliyetimizi sınayacak kadar etkin önlemler alma ihtiyacını yaratıyor.Bütçe açığının göreli istikrarı seçim döneminin getirdiği harcamaların özelleştirme gelirleri,vergi afları ya da borçlanma yollarıyla karşılanması olasılığını güçlendirirken özellikle mali konularda sürdürüldüğü öne sürülen sıkı bütçe disiplini borç çevirme oranlarına,vadelere ve faiz oranlarına yansıyacak.Bu konularda hükümetin her başarılı adımı dış açığın finanse edilme kalitesini de etkileyecek gibi görünüyor.Bana kalırsa hala en zayıf noktamız sayılan küresel ekonomiyle kontrolsüz iç içeliğimiz krizin yeni travmalar yaratabilecek kadar güçlü yansımalarını piyasalarımızda güçlü şekilde hissettirebilir.

FED’in piyasalardan 600 milyar dolarlık tahvil alma kararı gelişmekte olan ülkelere para girişini hızlandıracaktır. Yunanistan,İzlanda,İspanya ve Portekiz’in ardından düne kadar Avrupa kaplanlarından sayılıp bize örnek gösterilen İrlanda batan bankaları kurtarma planı çerçevesinde ağır borç yükü altına girdi bile.Böylesine belirsiz bir ortamda ülkemizde Merkez Bankası’nın gecelik borçlanma faiz oranını 4 puan birden düşürmesi,mevduat munzam karşılıklarını arttırması ileride sıcak para nedeniyle aşırı ısınabilecek ekonomiyi şimdiden soğutma girişimleri olarak kabul ediliyor.Buradan hareket edersek 2008 Kredi Krizi’nin ilk aşamasında hükümetler devreye girerken ikinci aşamaya Merkez Bankaları damgasını vuracak gibi duruyor.Kurumlar arasında yaşanan görüş farklılıkları devam ederken üretici ile spekülatör,karar alıcılar ile kararlara uymak zorunda kalacak olanlar gelecek günlerde sık sık karşı karşıya geleceklerdir.

AKP iktidarına her zaman ideolojik düzeyde karşı durdum.Verdikleri kararların kısa vadeli kabul edip ileride daha büyük sorunlar yaratacak düzeyde öngörüden uzak olduğuna inandım.Üstelik bu düşüncemi halen değiştirmiş değilim.Ama yukarıda değindiğim gibi AKP bir sebep değil sonuç.Bu iktidarı yaratan iç ve dış koşullar seçimden seçime katıldığımızı sandığımız demokrasi oyununda önemli güce sahipler.İktidarın 12 Eylül Referandumu’nda aldığı %58 oranında EVET’in ardından 2011 Genel Seçimleri’nde yeniden %40-45 hatta %50 civarında oy toplama ihtimali halkın AKP politikalarını desteklemeye devam ettiğini gösteriyor.Elimizdeki verilerle yarını değerlendirmemiz pek sağlıklı sayılmasa da görünen köy kılavuz istemiyor.2011 ve 2012 yıllarında art arda yaşanacak seçimler siyasi piramidin tepesinde önemli değişikliklere yol açacakken bu gidişatın altyapısını ekonomik gelişmeler sağlayacak.Eğer hükümet önümüzdeki iki seneyi başarıyla atlatırsa gelecek 25 seneyi etkileyecek kararları verme gücüne de kavuşacak.

Yaşam boyunca işlediğimiz hatalar kendimizi baştan aşağıya değiştirme şansını ayağımıza kadar getirmekte. Artık geçmişte kalması gereken fikri kalıplarla şimdiki zamanda ısrarla harekete devam etmek yarınımızı da olumsuz yönde etkileyecek gibi.Benim hata yapmam kişisel fikirlerimdeki eksikliği gösterir peki ya baştakiler hatalı hareket ediyorsa?

Değişime Direnen Kimler?

In ekonomi, işsizlik, kriz, siyaset, Türkiye, toplum on Kasım 6, 2010 at 9:30 am

Sol siyasetin Türkiye topraklarındaki hali ortada.Söz konusu CHP ise sosyal demokrasinin mevcut durumu partide yaşanan çekişmelerde somutlaşıyor.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından parti tüzük değişikliğinin uygulanması isteği Genel Başkan ile Gölge Başkan arasında gizliden gizliye süren kavgayı gün yüzüne çıkardı. Deniz Baykal’ın parti liderliğinden bertaraf edilmesiyle örgütü iyice avucunun içine aldığını zanneden Önder Sav,taze başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun tecrübesizliğinden faydalanarak muhalefet yorgunu CHP’yi iktidara taşıyamayan yapıya devam edeceğini düşünmüş olsa gerek.Referandum sonuçlarına bakıldığında kampanya boyunca tek başına nispeten iyi sınav vermiş bulunan Kılıçdaroğlu ve ekibi örgüte hakim olamadan hayati konularda hiçbir zaman kalıcı adımlar atamayacaklarını anlamışlardır sanırım.Kavganın galibi gibi gözüken Kılıçdaroğlu,Genel Sekreterliğe Süheyl Batum’u;Örgütten Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı’na ise Gürsel Tekin’i getirdi.Kaybeden tarafta bulunan Önder Sav taraftarları ise kurultaya gitme isteklerini her fırsatta dile getiriyorlar.Gelişmelere bakılırsa bu işin arkasında Deniz Baykal’ın parmağı var.Tüzük değişikliği “Brütüslük”le suçladığı Sav’ı gölge başkanlıktan uzaklaştırmak için kullandığı ustaca bir hamle halini aldı.Kapalı kapılar ardında ve halktan uzak yapılan siyaset anlayışının gelip dayandığı son noktaysa yukarıda ana hatlarını anlattığım şimdilik suya tirit değişiklikler oldu.

Tartışmaların odak noktasında yer alan konu solun kitlelerin taleplerine yıllardır cevap verememesi bana kalırsa.Adil gelir dağılımına,özgürlüklere,iş hayatındaki olumsuz koşullara bakılırsa sosyal demokrasi tek geçilmesi gereken düşünce ama Türkiye’de somut durum düşünülenin tam tersi sonuçları yaratıyor.Yoksulluk artıp orta sınıf zayıfladıkça muhafazakarlık toplum genelinde yeni mevziler kazanıyor.Tek kişinin bir milyar dolarlık nakit paraya sahip bulunması kimseyi rahatsız etmiyor.Üretim düzeninin sermayedar kesime büyük imkanlar sağlaması karşılığında çalışan insanların günlük geçim kaygıları mevcut durumun güçlenerek devam etmesine yarıyor.Son 60 senede merkez sağ toplumun ekonomik çıkarlarını değişik oranda karşılayıp Türk işi Peronist politikalarla büyüme,istihdam,kalkınma gibi konularda önemli adımlar attı.Demokrasinin üste itaatle yürütüldüğü siyaset oyunu askeri darbelere rağmen sağ partilerin kalıcı başarılarıyla sonuçlandı.Sol düşüncenin yukarıda andığım gelişmeler karşısında tek liman olarak sığındığı devlete meyyal çaresiz çırpınışları boşa sonuç verdi.Eleştiri yapmanın ciddi altyapı gerektirdiği günümüz dünyasında harekete geçmeyen düşünceler somut olgulardan mürekkep duvarlara çarpıp dağılıyorlar.Üstelik görünen gerçekleri kabul etmeyip halkı cahil yerine koymakla kendimizi de kandırdığımız ortada.

Sınıf bilincinin iyi çizilmiş sınırları yerine kulluk bilincini sağlamlaştıran ekonomik düzen ranttan yana,verimliliğe karşı,rasyonel akıldan yoksun politikalarla sağ siyaseti güçlendiriyor.Sol düşünce bu duruma alternatif yaratamadıkça milliyetçi-muhafazakar çeper kendi toplum modelini başarıyla vizyona koyacak.Zamanında belki faydalı sonuçlar veren ama günümüzde artık terk edilmesi gereken dogmalar solun halka ulaşmasında en büyük engeli teşkil ederken bilimsellikten yoksun,akla aykırı yaklaşımlarla insanları değişime inandıramazsınız.Değişim için değişmeyi önerenlerin değişmeleri beklenir.Eğer CHP’nin değişmesini istiyorsak destekleyicileri olarak öncelikle bizlerin olumlu yönde adım atması gerekir.Tabandan gelen güçlü talep yenilenmiş düşünceyi böylelikle iktidar alternatifi yapar.Muhalefeti adam gibi yerine getiremeyenlerin iktidarda ne gibi eserler bıraktıkları herkesin malumu.

Yoksullukla,yolsuzlukla,Gülen Cemaati ve tarikatlarla -AKP ile doğal iktidar ortakları- mücadele etmek halktan beri duran Cumhuriyet’in banisi Halk Partisi’nin öncelikleri arasında yer almıyor olsa gerek.Peki ya bizlerin?Genelimizde hakim olan “Gelen ağamsa giden paşam” düşüncesinin kurultay meftunu sevgilimizle uyum içinde bulunması halkın menfaatine aykırı düşünceleri iktidarda tutuyor.Fark yaratmak için farkınız olması gerekir. Devletin partisi olmaktan kurtularak halkın partisi olmaya adaylık hepimizden ciddi dönüşüm istiyor.Hayatın diyalektiğini anlayamayanların tarihin çöp sepetinde yer almaları gerçeği karşısında CHP’nin herhangi bir ayrıcalığı yok.Zaten yaşananlar ortada.Yerel yönetimleri ele geçirmeden merkezi iktidara ortaklık kazanmak “Pirus Zaferi”nden başka bir anlama gelmiyor.”İnadına sol,inadına CHP” demek takım tutmak gibi parti tutma fikrini gözden geçirme yeniliğini getirip önümüze koyuyor.Halk Fırkası’ndan önce bizim değişmemiz gerekmez mi?

Kimlik Üzerinden Siyaset…

In ekonomi, kriz, siyaset, Türkiye, toplum on Ekim 30, 2010 at 7:08 am

Hemen hemen son sekiz senedir Türkiye’de ağırlıklı biçimde kimlik tartışmaları üzerinden siyaset yapılıyor. Avrupa Birliği’ne tam üye olma ve uyum süreci ile alakalı diyebileceğimiz bu durumu iktidar partisinin pek sevdiği de ortada.Kendilerini yaşadıkları toplumun “zencileri” sıfatıyla değerlendiren politik anlayış-krizlerle yelken alan küreselleşme olgusunun milli devletleri parçalayıp dev şirketlerin boyunduruğu altına sokmaya çalıştığı döneme tam karşılık geldiği gibi- tartışmalara hevesle katılıyor.Şehirlere göçle başlayan ve yaklaşık 60 seneden bu yana çevrenin merkezi kuşattığı ve Kemalist bürokratik ideolojik çekirdeği tehdit eden yeni dalga,Türk sosyal hayatında bireyleri var eden kimlikleri sürekli gündeme getirirken konuyu azami özenle dillendirmek gerekir bana kalırsa.Şehirleşme,orta sınıfın güçlenmesi,burjuva kesiminin emek karşısında sınıf bilinci edinmesi gibi konular geri planda bırakılırken Laiklik,Türban sorunu,Cumhuriyet resepsiyonuna CHP liderinin katılıp katılmaması gibi biçimsel tartışma konularının öne çıkarılması tarih boyunca çözemediği önemli problemler karşısında şaşırıp hemen kılıca sarılan atalarımızın entellektüel refleks tembelliğiyle eş değer.

Örtük faşizmin kimlik talepleriyle demokratik yollardan iktidara geldiği savı yanlış olmasa gerek.Türbanlı genç kızların tekstil sektöründe sigortasız çalıştırıldığı,işsiz milyonların sokakları arşınladığı ama Mark Mobius ya da George Soros gibi spekülatörlerin halkın ürettiği değerleri tek cümle sarfederek İMKB’de yok etmesi gibi ekonomik bazlı güncel olaylar kendi merdivenaltı muhalefetini yaratıyor.Yaşananlar bana geçmişte 1838 tarihli Türk-İngiliz Serbest Ticaret Anlaşması’nı hatırlatıyor.Ardından Tanzimat Fermanı,Islahat Fermanı,I. ve II. Meşrutiyet İlanları ve Dünya Savaşı…1938′de ise Atatürk ölmüştü.Arada geçen yüz sene zarfında Osmanlı Devleti’nde kimlik talepleri isyanları beraberinde getirmiş,-geri kalmış üretim yapısından yaşam bulan arkaik kurumlarla el ele veren- yabancı güçlerin istilasına karşı yapılan savaşların ardından modern Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu.

Yakın tarihimiz de dahil olmak üzere toplum genelinde yüzyıllardır egemenlik kuran aşiret ekonomisinden edindiğimiz zihni kalıplarla günlük hayatı ve geleceği değerlendirmemiz Türk modernleşme projesine optik yanılsama ile bakmamızı beraberinde getiriyor.Devlet kurmaktan önce ordu kurmayı şiar edinmiş bir halkın göçebelikten kaynaklanan alışkanlıklarını türlü çeşitli bahanelerle kimlik algıları olarak göstermek konuya dar açıdan bakmakla eş değer.Etnik çeşitliliğin mecburi olduğu,yıkılan imparatorlukların bakiyelerinin evrim geçirerek yeni devletler halinde yaşama kavuştuğu Anadolu topraklarında son 700 senede İslamın birleştirici ve standart hale sokan anlayışı Türk kimliğini en az Kürtler ya da Ermeni,Rum,Yahudi kimlikleri kadar azınlık durumuna sokmuştur.Bu durumun sebebini ise devletin tüm üretim araçlarına sahiplenerek sadece mütegaliplere toprak bağışlaması karşılığında asker edinmek istemesiyle kısmen açıklanabilir.Fütuhhatın yavaşlamasıyla vergi gelirlerini yitiren,ticaret yollarına ulaşmakta geri kalan,teknolojik devrimleri ısrarla geriden takip eden Osmanlının milliyetçilik hareketleriyle karşı karşıya kaldığında sudan çıkmış balık haline gelmesi devletimizin Kürt Sorunu ile demokratikleşme talepleri karşısındaki aktif eylemsizliğine benziyor.

I. ve II. Meşrutiyet ilanları;birincisi 1854-1856 yapılan Kırım Savaşı’yla hayat bulan; diğeri ise hemen Balkan Savaşı’ndan önce gündeme gelen özgürlük taleplerinin şeklen karşılanması değil mi?Tüm bunlar devrimlerin altüst eden karmaşasına dönüşmeden önce evrimin sakin adımlarına benzemek isteyen içeriden kaynaklandığı kadar dışarıdan da destek alan değişim talepleriydi bana kalırsa.

Sırasıyla değinmek gerekirse 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nin hemen öncesinde gerçekleştirilen savaş sebebiyle ara verilen meşruti macera 1908′de Makedonya başta olmak üzere Balkanlarda başlayan isyanlarla yeniden Meclis-i Mebusan’da halkın temsilcilerinin seçilerek göreve getirilmesi yeniliğini getirmesi yüzyıllardır tek otorite olan Padişah ve saltanat yakınları karşısında seçilmişlerin iktidarını Cumhuriyet’in çok partili hayatına kadim ama zayıf bir siyasi miras olarak bırakmıştır.Son 60 senede lider partilerinin kitle partilerine nazaran halktan bu denli güçlü destek alması pederşahi yönetim anlayışının temsili düzeyde yaşam şansı bulmasının göstergesi bana kalırsa. Muhafazakarlık ise dini hayatın eşraf-ağa-asker kesiminde rituellerden öte yaşam biçimi haline gelmesine yol açan ekonomik ve kültürel işgallere karşı gelişen tepkiydi.Yapılan her yeniliğe dine aykırı diyen gericilere karşı bizlerin her değişikliği laikliğe ya da cumhuriyete aykırı diye karşılamamıza benzeyen bir tepkisellik içeriyordu. Böylesi refleksler karşısında alınan ilk tedbir yöneticilerin orduyu kullanarak toplumsal muhalefeti susturmasını getirmiştir.Genelkurmay’ın ağırlığı Mustafa Kemal’den önce de vardı topraklarımızda.Üstelik etnik ve dini kimlikleri yeri geldiğinde tedip ve tenkil ederek bertaraf etmesi ile ete kemiğe bürünmüştü.İstediklerine karşılık baskı cevabını alan halkın silahla kıvam bulan duruma karşı cevabı ise kimliklerine sarılarak muhafazakarlaşmasını doğurdu.

Osmanlı’nın en uzun yüzyılında Sened-i İttifak,Türk-İngiliz Serbest Ticaret Anlaşması ya da Tanzimat Fermanı gibi geri kalmışlıktan türeyen,Batı Dünyası’nın iştahla desteklediği zorlama çabalar rasyonel düşünceye ulaşmamızda yaklaşık 500 senelik kaybımızı gidermeye merhem olamamıştır.Yaklaşık üç asırdır az gelişmişlikten büyüyen sorunlarımızı üretim ilişkilerinden soyutlayarak ya da ekonominin temellendirdiği sosyal hayattan uzak tutmak istemekle kendimizi kandırdığımız ortada.

Mevcut kutuplaşma ortamında Türklük,Kürtlük,Alevilik,Sünnilik… olarak sürüp giden ve kendimizi algılamamıza, tanımamıza,çevremizle olan ilişkilerimizde kişiliğimizi anlamlandırmamıza yarayan değerler demetini içeriğini boşaltarak değerlendirmek yanılgısına düşüyoruz.Toplumsal taleplerin devlet tarafından arz edilen özgürlük çeperine artık sığmak istememesi başta Kürt Sorunu olmak üzere temel problemlerimize çözüm sunma aşamasında sonuçsuz kalınmasına neden oluyor.Milli devlet biçiminde tasarlanan Türk Cumhuriyeti’ni yönetenlerin halkı ile karşı karşıya kaldığı netameli durumlarda siyasetle değil de savaş ve askeri vasıtalarıyla çözüm arama kolaycılığına düştüğünden beri toplumsal mühendislik zihniyeti şahikasına ulaşmıştır.

Dünden miras aldığımız kavramları yaşadığımız günkü anlayışla değerlendirmeye çalışırken elimizdeki veri ve olgularla hareket ediyoruz.Bunda yanlış bir durum yok,ama tarihin dün olduğu gibi şimdiki zamanda da iktidara sahip kişilerce yazıldığını kabul ettiğimizde halen bazı konulara gereğinden fazla önem verildiğini öne sürebiliriz. Yukarıda andığım sebeplerden ötürü herkesin kişisel düşüncelerini ötekine dayatmaya çalıştığı zihniyet ikliminde dogmalara varmak çözümlere ulaşmaktan daha kolay hale getiriliyor.

Tecrübeyle sabittir:Karşıtlarının çatışmasından beslenmeyen fikir dizileri kolaylıkla çürümeye mahkum hale dönüşmekteler.Endişeli laikler kadar bu ülkede cemaatlere mensup,tarikatların baskısı altında yaşamak zorunda kalan milyonlarca insan var.Onların daha iyi bir yaşamdan ziyade sahibinin sesi olarak biraz da zorlamayla dini ya da etnik meselelerini sürekli dile getirmeleri ben ve benim gibi yıllardır merkezde kalmış Cumhuriyet fikrine aşıkların çevreye (dindar veya Azınlık kitlelere) ulaşmadaki başarısızlığımız biçiminde açıklanabilir.Şimdi onlar merkez olmak istiyorsa bunda şaşıracak durum yok.Sınıf bilincinin cılız kaldığı buna benzer ekonomik koşullarda halkın ilk sarıldığı değerler etnik-dini bazlı yaşam talepleri oluyor.

Ekonominin değişim dönemlerinde geçim imkanının azalması benzer sonuçları yaratıyor.Yıllarca enflasyondan para kazanmaya alışmış nakit Türkiye’sinden kredi kartlarına ve bankalara borçlu halk yaratmak için krizler bahane edilmiştir.Kapitalizmin ulaştığı küreselleşme düzeyi üniter ve milli devletlerin parçalanmasını hedeflerken yeni pazarlara ulaşma konusunda devletleri,ideoloji ve dinleri engel olarak ekonomik yönetim modeli ülke sınırlarını muğlaklaştırıp kimlik tartışmaları yaratarak bireyler arasındaki uçurumları genişletiyor.Mikro savaşlar çağının başat değeri olarak kabul edilen paraya tahvil edilebilen inanç sistemleri yaşama şansı bulduğu sürece sınıflararası farklılaşmalarımız artacak.

TV reklamlarında Ali Ağaoğlu ve Sinan Çetin’in gevrek gevrek anlattığı “10.000 Peşin Daire Senin” kampanyasına benzer biçimde mutasyona uğramış neo-ağaların toplumun genelini kredi kullanımı için kışkırtarak elinde avucundakileri kendilerine teslim etmeye ikna etmelerinin ardından onları sürekli borçlu kılmakla ulaşmak istedikleri Türkiye manzarası yıllar önce kara kalemle çizilmiş üzerinde haki renkleri taşıyan kusursuz bir istismarlık anıtıdır.Tüm bunlar ise çağları aşıp gelen fakirlik rezilliğinden yol alıp yürür.

Muhafazakarlığa,kimlik taleplerine ve gündemi boş yere işgal eden tartışmalara bakarak gerçek tartışmayı insanların kendini ait hissettiği sınıfın hangisi olduğu konusunda yaşadığı kafa karışıklığı diye niteleyebiliriz.Bana kalırsa vatandaşlıktan birey olmaya evrilmeye çalışan modernleşme maceramız vatandaşlarını yeniden kendisini kul hissetmesine devşirmek isteyen güçlerle başlangıç noktasından ters yöne doğru hareket eden modernleşme projesi halini almaya başladı.Tünelin sonunda ne görülüyor hala net değil.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.