Haluk Selçuk

Archive for Ağustos, 2010|Monthly archive page

Modernizmle Ne Değişti?

In ekonomi, işsizlik, kriz, siyaset, Türkiye, toplum on Ağustos 31, 2010 at 8:00 am

Değişim kavramı insan soyunun doğaya uyum sağlama yeteneğinden doğdu.İhtiyaçların motive ettiği atalarımız bugünkünden çok daha zorlu yaşam koşullarında mücadelelerini sürdürme başarısını düşüncelerini eyleme kavuşturmalarına borçlular.Bazen tesadüflerle bazen de büyük emekler verilerek yapılan icatlar üretim süreçlerini yaratarak zaman içerisinde bizleri modern hayatın nimetlerine sahip kıldı.Bu hareketin ilk adımı ise uygarlık maceramızın yerleşik hayata geçilmesinden çok daha önce soyumuzun evrimi ile başlayan biyolojik değişim aşamasının yavaş yavaş yol almasıydı.Maymundan gelip gelmediğimize değil de bugün ulaştığımız noktaya odaklanırsak halen devam eden sosyal evrimi iliklerimize kadar yaşamıyor muyuz?Öyleyse biyolojik açıdan evrim kavramına neden bu kadar karşıyız?Yaradanın büyüklüğü karşısında evrim fikri daha mı az mucizeler içeriyor?

Sabah sabah aklımın kurcaladığı soruları okuyanlarımla paylaşmak isterim.Düşünen ve araştıran aklın hayatımıza kazandırdığı aygıtlar sayesinde yazılarımı kişisel web sayfama ekliyorum.Elektronların hareket kaabiliyetlerinden faydalanarak bildiklerimizi ya da bilmediklerimizi başka insanların bilgisine sunuyoruz.Bu tür bir değişim sürecini insan ırkından başka hangi tür gerçekleştirebildi?Bilimin elinden tuttuğu eleştirel düşünce ile merak duygusunun kamçıladığı bilgi edinme arzusu işbirliği yaparak yaşam maceramız daha gelişmiş imkanlara kavuştu.Bundan 30 sene öncesinde kullandığımız aletlere bakarak şimdiki zamanla kıyaslama bile yapamaz durumdayız.Peki bundan 30 sene sonra nelere sahip olacağız?

Irkımızın bu denli değişime açık olması sahip olduğu sorunların büyüklüğünü azaltmıyor elbette.Bana kalırsa modernizm karşısında benliğimizi yitirmemiz bu kayıpların en yakıcısı.Doğadan uzaklaştıkça özüne yabancılaşan insanlığımız modern hayatın kurumları karşısında çaresiz kalarak tehlikeli bir tür mutasyon geçiriyor.Çölleşen doğa,kitlesel kıyımlara yol açan savaşlar,adını ancak heceleyebildiğimiz ölümcül hastalıklar,kendinden korkan bir faşizm… bu başkalaşım sürecinin giderek yaygınlaşan meşum işaretleri bana kalırsa.

18. YY.da hızlanan Sanayi Devrimiyle birlikte milliyetçilik hareketlerinin at başı gitmesi tesadüf olmasa gerek. Aynı damardan beslenen teknolojik evrim ve savaşlar birbirlerimize olan düşmanlıkları körükleyerek yaşam maceramızı kana buluyorlar.Sanırım geçen iki yüzyıldan bu yana yaşanan toplumsal değişimin en büyük tetikleyicisi bilimin öncülük ettiği teknolojik gelişmeyle birlikte kitlesel üretimin hız kazanmasıdır.Tüketen pazarlara duyulan ihtiyaç kapitalist ekonominin insan doğasına aykırı saydığımız üretim süreçlerini güçlendirmekten başka bir işe yaramadı.Emeğine yabancı kalan insanlık sürgün halinde geldiği şehirlerde isteyip bir türlü ulaşamadığı hayatı örün ağlarında sanrı biçimde yaşıyor ne yazık ki.

Değişimin ,ben dahil, insanlık lehine olduğunun tartışmasız kabul edildiği bilimsel gelişmeye aşık modernizm döneminden post-modernist döneme geçiş yaptığımızdan bu yana tek kutuplu dünyanın yarattığı baskıcı kültürle iç içeyiz.Sürekli tüketen insanların varlığına ihtiyaç duyan kapitalizm Yeni Dünya Düzeni’ni dev şirketlerin dünyamızı tamamen ele geçirdiği küreselleşme kavramı ile açıklıyor.Kriz ve savaşlarla birlikte değişmeye duyduğu ihtiyaç gün gibi ortaya çıkan kapitalist üretim biçimi pazar kavramına insanı sürece ait olan nesne haline getirerek boyut katmaya ısrarla devam ediyor.

Uyanıkken gördüğümüz kabus haline gelen modern şehir hayatı tek tip insanlık malzemesi yaratma hevesinde.Bu amaçla tüm toplumsal kurumları hiç düşünmeden kullanıyor.Şeyleştirilen insan -Ünsal Hoca’ya Allah rahmet eylesin- doğasını yaşayamadığı için mevcut düzenin çıkarına uygun olduğu fikri bilinç endüstrisi ile benimsetilerek kendi kendinin kurdu haline getiriliyor.

Herkesin kardeş kabul edildiği yeryüzündeki sahte cennetlerden keyifle bekçilik ettiğimiz gerçek cehennemlere adım attığımız günümüz dünyasında ruhumuzu satarak ancak bir ev bir araba sahibi oluyoruz.Uygarlığın insan aklıyla geliştiği düşüncesi insan eliyle yaratılan kurumlarla yerle bir ediliyor yine.Değişime olan inanç yıkılarak kötünün iyisi en iyi seçenek gibi kabul ediliyor.Bilinç endüstrisi sayesinde bilinçaltımıza gömülen zihinsel çapalarla vardığımız sonuç gelişmeye duyulan kör inancı sarsar nitelikte.Değişimin dinamiğini oluşturan insan ihtiyaçlarının karşılanmasının yerini kitlesel üretimin almasıyla yaşam bulan milliyetçilik fikri kapitalizmin son aşaması hali sayılan küreselleşmeyle birlikte nesneye çevrilen insanın yeniden sarıldığı anakronizmdir.

Ülkemizde de olanca hızıyla geliştirilmeye çalışılan ve aynı zamanda Kürt-Türk gerginliğine ya da ilerici-gerici çatışmasına neden olan bu çeşit insan doğasına aykırı üretim biçiminin yarınlar için yeni tehlikelere yol açacağını görmezden gelemeyiz.İnsan aklının evrimiyle alet kullanarak ulaştığımız modern hayat biçimi kendi kurduğumuz kurumlar yüzünden ırkımızın sonunu getirebilir.Yüzüm gülmedikten sonra Iphone benim neyime!

2011 Yılına Giderken…

In ekonomi, Hayat, işsizlik, kriz, seçimler, siyaset, Türkiye, toplum on Ağustos 27, 2010 at 9:07 am

Son 10 yılın büyüme oranlarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yıllar Büyüme Oranları

2001 -5.7
2002 6.2
2003 5.3
2004 9.4
2005 8.4
2006 6.9
2007 4.7
2008 0.7
2009 -4.7
2010 5.7(Tahmini)

1999′deki küçülme hesabımıza dahil edilmediğinde bile (-3.4) Türk ekonomisi geçen 10 senede 2 dönem küçülmüştür.Bana kalırsa 2007 yılının büyüme rakamı küçülme olarak ele alınmalı.Ortalama nüfus artışının %1.2 olduğu günümüz Türkiye’sinde ekonomik gelişme %0.7′de kalırsa bu durum kayıtlarda gerileme olarak değerlendirilmelidir.

Bu kadar veriden sonra konuya devam etmek istiyorum.Son 10 senenin ortalama ekonomik gelişmesi %4′ler civarında geziniyor.Krizlerden sonraki senelerde yüksek çıkan büyüme rakamlarıysa baz etkisine bağlı.2010 ilk çeyreğindeki %11.7 GSMH artışının önemli bir kısmı geçen senenin Türkiye tarihindeki en kötü 2. ilk çeyrek küçülmesinden dolayı değil mi?

Tasarruf açığımızdan türeyen ekonomide dış kaynağa dayalı büyüme modelinin gelip dayandığı nokta ne yazık ki döviz krizleri oldu.Radikal yazarı Uğur Gürses’e göre son bir senede gelen sıcak para 21 milyar dolar.Dışa bağımlı olmanın yarattığı en büyük sakınca milli paramızın gereğinden fazla değerli olduğu kabul edilip döviz sepeti karşısında zaman zaman devalue edilmesidir.Borçlanma hastalığının üretimin önüne geçmesi yüzünden sanal büyüme oranları adil gelir dağılımını bozan özelleştirme politikaları ve sıcak paranın uyuşturduğu piyasa ile el ele vererek gerçek durumu gölgeliyorlar.Gelecek yıllarda ekonomiden üreyen sorunlarla uğraşacağımızı söylemek için Roubini olmak gerekmiyor.Enflasyon,faiz, bütçe açıkları,işsizlik oranları,döviz gibi genel mali durumu gösteren bilgiler düzelme dedikleri türkünün bozuk düzende yine ve yeniden çalınmasıdır.

Mali Kural, 2011′in seçim yılı olması hasebiyle ertelenirken Orta Vadeli Program bu haliyle rafa kaldırılmamış mıdır?Bütçe açığının ilk 6 ayda 15.4 milyar TL’de kalmasına yerel yönetimlerin yarattığı borçlanma ve açıkları dahil edersek bunun ucu kimbilir nerelere kadar gider?Üstelik İstanbul Büyükşehir Belediye’sinin 2009 bütçe açığı tahmini asgari 1.5 milyar TL iken.

Sadede gelirsek…Karamehmet ve benzerlerine satılan elektrik dağıtım şebekeleri,HES’ler,doğalgaz dağıtım şirketleri gelecek sene yapılacak seçimin kamuya çıkardığı fatura olsa gerek.Büyüyoruz diyerek altın yumurtlayan tavukları kesmeye devam ediyoruz.Kapitalizmin başarısızlığa uğradığı küreselleşme evresinde saf liberal politikalara teşne olmakla devleti hayatımızdan çıkarmıyoruz, özel sektörü devlet bağımlısı hale getiriyoruz.Rant üreten ekonominin Ankara merkezli kırılgan yapısı yaz sıcağında siyasetin gereksiz kaprislerini de yaratıyor aynı zamanda.

Üretmeyen bir ekonominin borsası rekorlar kırıyorsa o diyarlarda yanlış giden hesaplar vardır.Toplumun içten içe kaynaması böylesi hesapsızlığın ürünü bana kalırsa.Kredi kartları,tüketici ve ihtiyaç kredileri borca meftun ekonominin ticaret hayatına düşen pimi çekili bombası aslında.O kadar övündüğümüz bankacılık sistemimizin sağlamlığı geri dönmeyen krediler arttığında ne hale kavuşur?Bu konuları şimdiden konuşmamız gerekmez mi?

Bilginin Efendisi…

In Hayat, kriz, siyaset, Türkiye, toplum on Ağustos 24, 2010 at 8:24 am

Sabah sabah kargalar daha kahvaltısını yapmadan biraz felsefe yapalım. İsterseniz kendimce kotardığım bazı açıklamaları yaparak konuya başlayayım:İnsan,şeylerin doğası hakkındaki bilgiyi duyu organları aracılığıyla elde etmektedir.Aklın daha geniş anlamda ifadesi olan zihin ise elde ettiği dış dünya verilerini saklayıp koruyan,anlamlandıran melekedir. Özne ile nesne arasındaki ilişkiyi kavramak olarak adlandırabileceğimiz bilgi edinme süreci ile insan aklı düşünerek olgular arasında anlamlı sonuçlara varır.

Burada kulağa basit gelen ama merak ettiğim bir konuyu sizlerle paylaşmak isterim.Soyumuz yaşam macerası boyunca varoluşunu evrim(değişim) kavramı sayesinde koruyorsa zihin dış dünyadan elde ettiği şeylerin bilgisini nasıl güncellemektedir?

Yukarıdaki soruya vereceğim cevap kısaca şöyle:Zihnimizde saklanan bilgiler değişim süreci boyunca ait olduğu dış dünyaya fiil olarak geri döner.Harekete geçmiş düşünce diyebileceğimiz insan eylemi zihne ait şeylerin bilgisini doğada sınayarak yeniden üretir.Dış dünyada fiilen sınanan şeylerin doğası insan aklında anlamlı sonuçlara varmak üzere zihnimizde tekrar yerini almaktadır.Bana kalırsa değişim dinamiğini ya da fikirlerin gelişmesi olgusunu kısacası tüm doğayı kavrama çabasını insanoğlu evreni zihninde yeniden yaratıp ona anlam vererek sağlar. Eylem bu değişim sürecinde akılla el ele vererek tutarlı bir yöne doğru yürümeye çalışır.

İşte bu tür aydınlanma çabasını evreni daha iyi anlamak olarak da görebiliriz.Öznenin kendisine sorduğu,aklında yarattığı sorularla çözüm aradığı ve soylu bir merak duygusunun bu sorulara eşlik ettiği felsefe disiplini bilginin efendisi olma yolunda zihnimizin en büyük yardımcısı sayılabilir.Hatta ve hatta bilimlerin bilimi diyebileceğimiz paradigma koyan düşünbilimdir.

Varlığımızın mümkün kıldığı her şey hakkında bilgi sahibi olma merakı insan doğasının düşünen yanının göstergesi aynı zamanda.Tarih boyunca her şeyden şüphe ederek doğruyu arama çabası insanlığın ortak bilgi havuzunu yukarıda andığım bilgilerle doldurmuştur.Önyargılar,dogmalar ya da kalıplar fikirlerin bu çetin savaşında diyalektiğin karanlık yanını teşkil etmektedirler.Bilginin kara maddesi diyebileceğimiz dogmatik düşünce hayatın özünde varolan,evrilip değişebilen fikirlerin aslında değişmez olduğunu savunarak inancı felsefeye dahil eder.Sadece sezilebilen, soyutlanmış bilgilerle kotarılmış metafizik;felsefi aklın her şeyden şüphelenen yönü karşısında inancın alanına sığınır.Bilinemezcilik düşüncesi dogmatizme karşı sunulan bu tür bir anti tezdir.

Zihnimizin usa vurarak pratiğe çevirip değiştirdiği dış dünya bilgisi varoluşumuzun metafiziğe karşı verdiği düşünsel bir tepki değil mi?Yüzyılların insanlığa bıraktığı miras aklın gerçeğe dayanan soyutlamalarla ayağı yere basan fikirleri yaşama kavuşturmasıyla mümkün olabilmiştir.

İşte felsefe disiplini bilginin efendisi sayılan ulusların ellerinde tuttukları en büyük silah.Üretim süreçlerini sanayi devrimiyle yetkinleştiren batılı uluslar akla önem vermeyen toplumlarla aralarındaki uygarlık farkını giderek açmaktadırlar.Küreselleşmenin getirdiği global köy sanrısı Medeniyetler Çatışması ile hayata geçen Batı-Doğu farklılığını gideremiyor.Günümüz dünyasının gerçeği kısaca şu:Ürettiğin bilgi kadar yaşamdan pay almaktasın…

Yeşil Kuşak Felaketleri…

In ekonomi, işsizlik, kriz, siyaset, Türkiye, toplum on Ağustos 20, 2010 at 10:11 am

Afganistan,Hindistan,Çin yakın zamanda seller ve toprak kaymaları yüzünden binlerce insanını kaybetti.Yaralar sarılmaya çalışılırken açlık, salgın hastalıklar,mikroplu içme suları yüzünden daha binlerce insan ölüm tehditi altında yaşıyor.Nüfusunun yaklaşık %10′u seller tarafından etkilenen Pakistan karşı karşıya kaldığı sorunları çözme konusunda ciddi sıkıntı içerisinde.Şu an o diyarlarda çocuklar bir kuru ekmeğe yahut bir damla temiz suya hasretlik çekip günlerini gece karanlığında geçirerek umutla bekliyorlar.Çin’de toprak kaymaları sonucunda etkilenen nüfus 350 milyon.Yanlış okumadınız,350.000.000 kişi felaketlerden bir şekilde etkilenmiş durumda.

Dünya,özellikle Batı ülkeleri, bu sessiz çığlıklara karşı duyarsızlıklarını koruyor.Haiti’de yaşanan depremde yüzlerce yardım kuruluşu ciddi miktarda yardım sağlamışlardı.Aynı hassasiyeti o depreme yakın şiddette felaket yaşayan adı geçen ülkeler için beklememiz gerekmez mi?Daha bir iki gün öncesine kadar Pakistan için gerekli olan yardım miktarının sadece yarısı toplanabilmişti.Ben dahil çoğu insanda genel umursamazlık hissinin tüm insanlığa yayıldığını görüyorum.Bizde yardıma engel olmak için geçerli bahane yok ama zengin ülkelerde Pakistan denince akıllara Taliban gelmekte.

Soğuk Savaş yıllarının Yeşil Kuşak teorisinin meşum bakiyesi sayılan Taliban,Afgan ve Pakistan topraklarında ceberrut bir yönetim yaratıp sosyal hayatı şeriat kurallarına göre biçimlendirmeye çalışıyor.Kuzey Doğu Pakistan-Swat Vadisi’nde geçen sene yaşanan iç savaştan sonra Taliban güçleri Afgan destekli güçlerle işbirliği yaparak sivillere kan kusturmaya devam ediyor.Binlerce insanı evlerinden eden çatışma Pakistan istihbaratının besleyip büyüttüğü Taliban güçlerinin Afganistan’da denetimi sağladıktan sonra yeniden bu devlete sirayet etmeye çalışmalarıyla had safhaya ulaştı.Ne tesadüf,11 Eylül Saldırıları’nı düzenleyen El-Kaide,Taliban yönetimi altında büyümeye imkan bulmuştu. O zamanlar Afganistan’a yapılan ABD saldırısının nedeni sayılan örgüt şu an için yardım kampanyalarının ayak bağı addediliyor.Sovyet işgaline karşı koymak için bu örgütlerin eline kim silah verip uyuşturucu paralarıyla cihat ilanı sağladılar açık değil mi?Elleriyle yaratıkları Dr.Frankestain tarzı sosyal canavarı soslayıp kendi halklarına işgal gerekçesi olarak sunuyorlar.Yardım kampanyaları bile bu propagandadan etkileniyor.

Felaketlerin insanları birleştirici gücüne rağmen Medeniyetler İttifakı kandırmacası ve terörle savaş bahanesi adı altında İslam ve diğer kültürler karşı karşıya getiriliyorlar.ABD’de Ku’ran yakmaktan tutun İsviçre’de minare referandumuna,Gazze’deki Filistinlilere karşı yapılan Holocaust Duvarı’ndan tutun Mavi Marmara’ya kadar… küreselleşmeden bu yana Batı ve İslam hafızası hiç bu denli ikiye bölünmemişti.Yalanların gerçeklerinin yerini aldığı Yeni Dünya Düzeni’nde bizim gibi görünen ama bizden alabildiğine uzak adamlara dikkat etmemiz gerekir bana kalırsa.Bu isimlerin ihanet ettikleri ilk değer kendi inandıkları aynı zamanda.

Yeşil Kuşak Teorisi’nin başarısıyla baştan aşağıya yeniden yaratılan Türk toplumu üzerine düşen ölü toprağı sayesinde mevcut iktidarı bile Yeni Dünya Düzeni’nin Ortadoğu için planlanan Truva atı olarak göremiyor. Savaş gerekçelerini yaratıp kriz bölgelerine müdahale eden ABD ve stratejik ortakları kendilerine en uygun isimleri seçip göreve getiriyorlar oysa.

Torna tezgahından çıkarılmışcasına aynı kafa yapısına sahip insanların yaşadığı topraklarda gerçeği algılayış tarzı hayatın sağlam zemininden kayıp metafiziğe meyledince tesadüfler gerçeği anlamlandırmada normalin yerine görev yapıyor.Anomalinin yaşam tarzı haline gelip artık kanıksanmadığı günümüz dünyasında kendimizi koruma refleksimizi her geçen gün kaybetmekteyiz.Esas felaketse tüm gerçeklere gözümüzü kapatıp sadece deve kuşunun yumurtasına tamah edip durmamız.

Akıl,bilincimizden süzülüp gelen dış dünya uyaranlarını değerlendirerek anlamlı sonuçlara ulaşır.Anomalinin doğal olanın yerine rol almasıyla zihinsel sapmalara uğruyoruz.Faşizm,aşırı milliyetçilik bu zihinsel sapmaların tezahürü.Tüm gelişmelerin arka planında ise sosyo-ekonomik düzen yatıyor.Bağnazlığımızın nedeni hem özgürlüğümüzün,hem umudumuzun,hem de çalışma koşullarımızın insanlık dışı koşullarda şekillendirilmesidir.Ekonomik krizlerin yarattığı yaşam koşulları savaşları sürdürerek içinde yaşadığı toplumların nefes almasına engel olan yönetimlere en uygun beşeri malzemeyi sağlıyor.Bu malzeme,açlığa meftun sokaktaki insandır.

Karışan kafalar düşünmekten iyice uzaklaşarak suçlu ararlar.Suçlu ise kendisinden olmayandır.Hoşgörüsüzlükten bağnazlığa ulaşan bu yolda ekonomik krizler insanlık krizlerine altyapı sağlar.Benden söylemesi…

Palavra Palavra…

In ekonomi, Hayat, işsizlik, kriz, seçimler, siyaset, Türkiye, toplum on Ağustos 16, 2010 at 9:51 am

Mayıs ayı işsizlik rakamları henüz açıklandı.Devletin istatistik kurumuna göre işsizlik oranı Mayıs-2010 döneminde 2009 yılına göre %2.6 azalarak %11 düzeyine gerilemiş.Tarım dışı işsizlik oranı %13.8 iken genç işsizlerin oranı %19.8.Bu rakamlar size bir anlam ifade etmiyorsa lafı uzatmadan sadede gelelim:Yaz aylarının etkisiyle enflasyonda yaşandığı gibi işsiz sayısında da göreceli azalma bekleniyordu.Verilerin önceki ayları içermesi sayesinde hükümet halkın gözünde gelecek dönem içerisinde işsizliğe karşı başarı kazandığı gibi bir sanrı uyandırmanın hazırlığı peşinde.Tüm bunlara rağmen mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam, işsizlik ve işgücüne katılım oranları ya değişmemiş ya da olumsuz yönde değişmiş durumda.

Yok yere umutsuzluk yaratmak gibi bir niyetim yok ama açıklanan her veri tedbirleri geriden gelen bir ekonomi yönetiminin piyasada yarattığı şaşkınlığa işaret ediyor.Şöyle ki 2011′de Mali Kural’a geçileceğine dair yapılan yüksek perdeli açıklamaların yerini seçim yılının getirdiği yatırımcı bakanlıkların istekleri aldı.Düştüğü söylenen fiyatlara bakıp neden başta et olmak üzere -özellikle Ramazan ayının gelmesiyle- gıdada etiketler hala yükseklerde uçuyor?Kimse bana kalkıp genel düzeyde %8 enflasyon oranının gerçek olduğunu ileri sürmesin.Bu rakamları derleyip toplayanlar bile hayat pahalılığından şikayetçiler.Kira,gıda,ulaşım,giyim ve diğer harcamaların her ay bir önceki aya düzenli olarak yükseldiğini haykırmak birilerinin işine gelmiyor sanırım.Durgunluğun piyasada sebep olduğu baskı yüzünden fiyatlara zam yapamama alışkanlığı ileride patlama düzeyinde bir pahalılığa neden olacak.Doların yükselme ihtimali gerçekleşirse milli paramızın alım gücünü kötü yönde etkilemesine ek olarak ihracat rakamlarının üretimin azalmasıyla birlikte düşeceği bir döneme adım atacağız.

Haziran ayından itibaren sanayi üretiminin gerileme yönünde ivme kazanması çift haneli büyüme rakamı palavralarına inanma zamanının geçtiğini gösteriyor.Bana kalırsa ekonomi 2007 yılından bu yana iyi durumda değildi.2001 Krizi’nin yaraları halk seviyesinde hala sarılamamıştı.Borsamızın 58.000-60.000 bandında demir atması yabancıların ve bir avuç yerli zenginimizin ortalık sakinken para kazanmasına yol açmaktan başka bir işe yaramıyor.Evine ekmek götüremeyenlere ekonominin iyi olduğunu söylemek o insanlarla dalga geçmekle eşdeğer.

Azaldığı söylenen işsizlik,düşük gelen enflasyon rakamları,düşük kur ve faiz ile yükseklerde gezinen borsa;tüm bu kandırmacalar sırf bir dönem daha iktidarda kalmak zorunda kalan hükümetin -tıpkı referandumda olduğu gibi- seçimlere kadar durumu idare etmeye çalıştığının sayısal verileri.Aynı zamanda özelleştirmelerin olanca hızıyla sürdürülmesi bütçeyi denk tutmanın başka bir yolu olmadığının işareti gibi duruyor.Yıl sonuna kadar 10 milyar dolarlık kamu varlığı satışından elde edilecek gelir önceki satışlarda olduğu gibi gelir dağılımını daha da bozarak gelecek yıllarda mutlak yoksulluğu azgınlaştıracak.

Tüm samimiyetle inandığım bir gerçeği sizlerle paylaşmak isterim: Medeniyetler İttifakı Eş Başkanı seçilen Başbakanımızın küresel dünyada süregelen rant paylaşım ekonomilerinin başta gelen siyasi destekçisi sayılması yokluğun kışkırttığı sokaklarda güvenle gezemeyeceğimizin meşum bir işareti değil mi?Kızgın kalabalıkların türlü çeşitli bahanelerle sindirilmeye çalışılması patlamaya hazır sosyal bombanın parça tesirlerini her tarafa yayarak arttıracak.Bugünden yarına etraflıca tedbir alınmaması halinde 2011 senesi,2001 yılını hatırlatacak derecede güçlü bir kaosa takvim yılı olarak eşlik edecek.Ardından gelen sosyal ve siyasal sarsıntılar iktidarları daha sert tedbirleri almaya zorlayacak.

Sosyal küremizde görünenleri söylemek bencileyin bana düştü. Yaşananlara kısa bir açıklama getirmek gerekirse: Ne zamandır toplumbilimin nesnel kuralları harekete geçmeye başladı.Olan biten sadece bu…

Felsefenin Faydaları…

In ekonomi, Hayat, işsizlik, kriz, siyaset, Türkiye, toplum on Ağustos 13, 2010 at 10:18 am

Felsefe ne işe yarar?Doğru ve sistemli düşünmenin yollarını gösteren disiplin olduğu açıklaması tartışmanın sözlük anlamını içeriyor.Böylesi bir tanım düşünce biliminin sonsuz ufukları karşısında yetersiz kalmaz mı?Kişisel ya da toplumsal aydınlanmanın doğru düşünce yöntemleri sayesinde ayakları sağlam temellere basan bir değişim süreci olduğu konu hakkında fikir sahibi olan herkes tarafından sanırım kabul edilir.Ama konuyu sadece doğru düşünme yöntemleri ile kısıtlamak insan aklının yaratıcılığını mantığın kupkuru düzlemine oturtmaya çalışmakla eşdeğer. Düşünbilim,yaşam boyunca karşı karşıya kaldığımız sorunları çözmemizde, merakımızı cezbeden konuları araştırmamızda ya da doğru soruları öncelikle kendimize sordurarak elimizdeki alternatifleri sıralamamızda işe yarayan en önemli bilimsel disiplindir.

Özünde iki ana damarın beslediği engin bir ırmak felsefe:İdealizm ve Materyalizm düşünce ilminin ana damarları.Bir çok yan dalın bu disiplinde var olması varlık,bilgi,insan,evren,adalet,sanat,din,dil… düşünebileceğiniz hemen her alanda sorular sorup bu konularda bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle gerçeği arayan insanlığın ortak akıl havuzunun bulunduğunun göstergesi.Gerçeği öğrenme sevdasının bilgiye susuz dimağlarda kopardığı fırtına atalarımızın tarih boyunca yaşadığı maceranın bizlere bıraktığı merakın ürünü aynı zamanda.

Peki ülkemizde inanmak düşünmekten neden önce geliyor?Olguları salt varoldukları halde değerlendirmekten öte neden kişisel fikir kırılmalarından medet ummaya çalışıyoruz?Gerçeklerin bizleri korkutması doğru düşünme yöntemlerinin önündeki en önemli engellerden birisi değil mi?

Soru sormanın sevilmediği bir düşünce ikliminde yaşadığımız gerçeğiyle karşı karşıyayız ne yazık ki.Anadilimizi doğru düzgün konuşamadığımız gibi doğru düşünme biçimlerinden de bihaberiz.Üstelik okumuş yazmış takımı halkın düşünce zenginliğinden daha geri fikri altyapıya sahip.Düşünsel çoraklığın bu denli yaygınlaşması özgür iradenin körü körüne itaatten doğan bedevi zihniyetine kurban edilmesinden kaynaklanıyor.Salt batı hayranı addedilebileceğimiz aydınlar sınıfının halktan uzak yaşam tarzı fikri ufukları din ya da töre diyebileceğimiz katı hayat tarzının kalıpları arasında sınırlı kalmış insani hamuru yaratmıştır.

Mürekkep yalamışlar olarak halka ne verdik,ne istiyoruz?Kiler torbalarına tenezzül eden,bedava kömüre meftun,iftar çadırlarında karınlarını doyurmaya meraklı,çalışıp üretmekten umudunu kesip köşeyi dönmenin yollarını arayan ve paraya tapan bir toplumda değer yargılarının yozlaşması sosyo-ekonomik bunalımın toplumsal düzeyden çıkıp artık bir insanlık dramı düzeyine ulaştığını görmek isteyen gözlere gösteriyor. Aydınlar bu acı çelişkinin temel sebeplerindendir.Aynı zamanda yozlaşmanın genele yayılmasından etkilenen entellektüel sınıf çürümenin etkilerini kendilerinde görmekten dolayı dehşet derecede şaşırmaktadırlar.
Özeleştiriden bu kadar yoksun aydınlar yaratıcı düşünce yeteneklerini yitirdikçe ait oldukları toplumun değersiz(lik) yargılarını içselleştirip farklı kalmaktan ziyade aidiyet hissettikleri sürünün parçası olma zihniyetine biat edeceklerdir.İşte felsefenin sefaleti bu topraklarda böylesi acımasız sonuçları doğurmaktadır.

Kendi gibi görünmekten utanan okumuş yazmış takımı ile bir düşüncenin esiri sayılan halkımız.Dinleme özürlü kulakların dürüstçe birbirlerini ve kendilerini eleştirebileceğine inanmıyorum.Herkesin haklı olduğunu iddia ettiği günümüz toplumunda haksızlık sadece sesi çıkmayanlara yapışan uğursuz yaftadır sanırım. Yaşanan kirliliğin kollektif biçimde yapılmış bilinçli bir tercih sayılabileceğini kabul edersek felsefenin bizlere neden bu kadar uzak kaldığı anlaşılır hale geliyor.

Düşünbilim insanın varlığı,doğası,bilgisi,inançları konusunda sorular sordurup hayata dair insani bakışı merak duygusuyla kararak bir üst düzeye çıkarır.Başkalarının düşüncelerine saygı duymayı öz varlığına duyduğu saygıdan türeten bireylerin beyinleri olgun fikirlerle beslenmiş özgür iradeli insanlardan müteşekkil bir toplum yaratmakta büyük işleve sahip.Okuyan,dinleyip anlamaya çalışan,merak edip araştıran ve araştırdığı konuları sistemli biçimde eleştiren insanlara sahip ülkelerin geleceğin dünyasını şimdiden yarattıkları gerçek.Peki,biz bu konuda hangi seviyedeyiz?Korkuların yarattığı hapishanelerde gönüllü sürgün olmayı kabul eden halkımızın çaresizliği din adı verilen töre kurallarıyla daha güçlenmemiş midir?Herkesin kendisini taraf hissettiği bir ülkede toplumsal mutabakatın gitgide zayıflaması düşünce ve eleştirme gücümüzü yitirdiğimiz anlamına gelmiyor mu?Bu konular üzerinde biraz daha düşünmek ümidiyle.

Ergenekon Ekonomisinde Peşkeş Çekme…

In ekonomi, işsizlik, kriz, seçimler, siyaset, Türkiye, toplum on Ağustos 10, 2010 at 12:19 pm

Asker ile siyasetçiler arasındaki koltuk kavgası referandum sürecine sahneyi bırakıp bir kenara çekilirken dün Boğaziçi Elektrik Dağıtım,Gediz Elektrik Dağıtım,Trakya Elektrik Dağıtım ve Dicle Elektrik Dağıtım şirketleri özelleştirildi.Mehmet Emin Karamehmet ve Mehmet Kazancı, Avrupa Yakası’nın elektrik dağıtım imtiyazını 2.99 milyar dolara satın aldılar. Karamehmet ile ortağı başka bir ihalede Gediz Elektrik Dağıtıma 1.92 milyar dolar teklif etti.Aşağı yukarı 5 milyar $’lık bir rakama karşılık gelen bu ihalelerde şimdi top Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na geçti. Kamu otoritesi belirli idari işlemlerden sonra anlaşmayı onaylayacak gibi görünüyor.

Pamukbank ve Yapı Kredi Bankası’nın eski sahibi olan Çukurova Grubu’nun patronu Mehmet Emin Karamehmet bir bankasını TMSF’ye diğerini ise Koç Holding’e kaptırdıktan sonra Turkcell’de Rus Alfa ve Fin Telia Sonera firmaları ile ucu hukuki süreçlere varan anlaşmazlıklar yaşamıştı. Bankalarının iflas etmesi veya sahip olduğu şirketleri ortaklarına dar etmesiyle tanınan Karamehmet aynı zamanda Digitürk ve Superonline şirketlerinin de sahibi.

Zenginin malı hesabı diyerek isimlerin üzerinde durup zaman kaybetmeyelim.Dikkat edilmesi gereken nokta ise siyasetin toz duman haline geldiği bir dönemde özelleştirme furyasının tüm hızıyla devam etmesi.Anlaşılan, iktidarın taze para ihtiyacı had safhaya varmış.Gerçek iktidar diyebileceğimiz sermaye kesiminin ekonomideki ağırlığı ise gelir dağılımını iyice bozarak artıyor.Kamu varlıklarının satılması gelir dağılımını daha da bozan bir işleve sahip.İki üç senelik karları karşılığında satılan varlıklarımız geleceğimizi ipotek altına alan borçlanma sarmalına engel olamıyor.

TÜİK verilerine bakılırsa Haziran ayı sanayi büyümesi geçen seneye göre azalma yönünde sonuçlanmış.Yılın ikinci yarısında durgunluğun artan etkisi 2011 yılını ipotek altına alacak gibi duruyor.Hükümetin seçimlere kadar fırtına çıkmaması için özelleştirmeye hız verecek olmasıysa ekonomiye can vermiyor.Azgın bir ekonomik terör dönemi yaşıyoruz.Bu zamanlarda geçerli sayılan Ergenekon ekonomisinin temel kavramı ise rant.Rant dağıtım mekanizmalarının devlet elinden alınıp sermayenin eline verilmesi küreselleşmenin evrensel düsturlarından sadece bir tanesi.Bu yüzden döviz-faiz-borsa köpüğünden bir önce kurtulmamız gerekir.

Çıkar savaşlarının dini ya da etnik kılıflara bürünerek yaşam bulması inançların kardeş kavgalarına gerekçe yaratmasından başka bir işe yaramıyor.Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Yeni Dünya Düzeni ekonomik altyapıda geniş kitlelerin aleyhine gelişmeleri beraberinde getirdi.Geri kalmış ülke pazarlarının acımasız rekabete açılmasıyla birlikte etnik milliyetçilik hız kazandı.Tüm bunların neticesinde 2008 Küresel Krizi patlak verdi.

Terörün sosyal yapıdan kaynaklanan bir hastalık olduğunu bilip bu soruna gerçek sosyo-ekonomik projelerle çare aramamız gerekir.Kandırmacaları bir kenara bırakırsak 2011 yılı terörle birlikte daralmanın el ele vereceği dönem olarak anılacak.Adil bir hayat isteğini yalanlarla gizleyip köreltmememiz gerektiği ortada.Rant dağıtımının esas sayılıp üretimin hadım edildiği bir toplumda iftar çadırlarından ya da çorba evlerinden ibaret kalan sosyal adalet korkunç bir eşitlik çığlığını kulaklarımızda yankılatacak.

Normalleşme!

In ekonomi, işsizlik, kriz, seçimler, siyaset, Türkiye, toplum on Ağustos 6, 2010 at 9:50 am

Dili laf yapan,eli kaleme yatkın herkes aynı türküyü söylüyor:”Türkiye normalleşiyor.” Normalleşme diye nitelendirilen tüm gelişmeler ve kritik YAŞ gündeminin ardından yaşanan kilitlenme asker ile hükümet arasındaki kansız husumetin bir üst rütbeye terfi etmesi sonucunu doğurdu. Muhalefetsiz kalmış siyasi iktidarların nelere kadir olabileceğini görüyorsunuz.Yönetemeyen siyasetin çevreden merkeze doğru kaosa can veren karmaşası günbegün daha parlak biçimde belirginleşiyor.

Ekonominin büyüme yönünde ivme kazandığı iddia edilen şu zamanda anılan anlaşmazlık nereden çıktı?Herşey çok iyi gidiyor ise çatışmanın iki tarafı niye uzlaşmaya yanaşmıyorlar?Bana kalırsa toplumda dipten dibe devam eden kutuplaşma potansiyeli ne zamandır devlet zirvesine de ulaşmış durumda.Sokaklar tekinsiz hale geldikçe bu durumun müsebbipleri olup canını kurtarmak isteyen siyaset esnafları her sabah yataklarından “Bugün askeri nasıl itibarsızlaştırırım? sorusuyla uyanıyorlar.Oynadıkları oyunun tehlike derecesinin farkında değiller sanırım.Mahkemelerin kendileri hakkında en adaletli kararı vereceklerine inanıyorum

“Balyoz,İrtica Eylem Planı,Poyrazköy Silahları,Amirallere Suikast,Karargah Evleri” davaları Ergenekon Süreci’nin ülkemize kazandırdığı siyasi promosyonlar.Şu zamanda demokrat olmak için Silahlı Kuvvetleri yermek şart oldu.

Oysa tüm hikaye 2007 yılında yayımlanan 27 Nisan e-muhtırası ile başlamıştı.Aynı yılın Haziran ayında Trabzon’dan yapılan bir ihbarla polis Ümraniye’de bir gecekonduda eliyle koymuş gibi el bombaları ve silahlar buldu.Ardından mağdur rolü oynayan hükümete karşı darbe yapacakları iddiasıyla bazı isimler 2008-Ocak ayında tutuklanmaya başlandı.Bu esnada 1. ve 2. etap Ergenekon Davaları bir ismi ortaya çıkarmıştı:O isim Zekeriya Öz’dü.Gizli tanıklar,usulsüz telefon dinlemeler,tutuklamaların yargısız infaz halini alması gibi durumlar üst perdeden söylenen hukuk garabetleri idiler.Bu tertiplerin ardındaki isim Emniyet ve Adalet Bakanlığı’ndaki F-Tipi yapılanma-MİT-Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve cemaat arkadaşları bana kalırsa.Taraf Gazetesi’ne belgeleri sızdıranlar da aynı gruptan.

Komplo teorilerinden biraz başımızı kaldırırsak göreceğimiz resim şu olur: Türkiye’de rant dağıtım mekanizmasıyla sermaye el değiştirirken orta sınıf çöküyor.Üstelik medeni dünyaya ait değer yargıları cemaatleşmenin getirdiği yozlaşma yüzünden bir bir tüketilmekte.Yoksullaşmanın tüm süreçle at başı gitmesi bize en büyük tehlikeyi işaret etmektedir:O tehlike orta sınıfın beli kırılmasıdır.Özal’ın ortadirek diye adlandırdığı toplumu taşıyan omurga aşırı yoksulluk yükünün altında eziliyor.Geçim koşullarının savaş zamanını andırması üst düzey kavgaların gerçekçiliğini yitirmesine yol açıyor.En zengin ile en fakir arasındaki gelir farkının 8 kata ulaşması yukarıda anlatılan tablonun baş aktörü kanımca.Sosyal ilişkileri bu denli zehirleyen yoksullaşma özel sektörü de kredi bağımlısı haline getirmiştir.Borçlanmaya meftun bir ekonomik altyapı üstyapı kurumlarını sarsmaya devam ederken üstelik.Etnik bilincin bu denli keskinleşmesini kanserli hale gelmiş sosyal bünyede aramamız gerekmez mi?Yoksulluk depreminin yarattığı artçı dalga Türk-Kürt kutuplaşması kılığına girip yıkıcı biçimde sahillerimize vuruyor.

Sermaye kesiminin halka peşin satan tüccarın rahatlığıyla bankalarını kullanarak borç vermesi uçuruma doğru giden bozuk bir ekonominin yol işaretleri değil mi?Bizlerin bu kadar gamlı baykuşluk yapması yanılma payını ısrarla istemekle eşdeğer.Samimiyetle yanılmak istediğim zamanlardayız.

Onlar Ortak Biz Pazar…

In ekonomi, Hayat, işsizlik, kriz, siyaset, Türkiye, toplum on Ağustos 3, 2010 at 7:51 am

Gün geçmiyor ki teröre bulanmış haberler hafızamızda acı izler bırakmasın.Savaşın kanlı şafağında akıl defterinde üstüste konulan gelişmeler bizlere aydınlık günleri değil puslu bir kaosun hüküm süreceği, kötücül ellerin tetikte beklediği yalnızlık senfonisini için için söyletecek.

Efkara çalan duygulanmayı bir kenara bırakıp gerçeklere geri dönersek ezcümle şunları söylemek isterim:Kutuplaşmanın yayılarak dillere destan olduğu Türk işi sosyal hayat bünyesinde hala yüzyıllık mikropları barındırıyor.Bu hastalığın adı kendi pazarını hiçbir koşul öne sürmeden dış piyasaların egemenliğine açmaktır.1838 Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Anlaşması’nın ardından birbir gerçekleştirilen Islahat Fermanı,Tanzimat Fermanı, I. ve II. Meşrutiyet İlanları bir yandan Batılılaşma yolunda önemli adımlar olarak tarihe geçerken diğer yandan borçla ayakta tutulmaya çalışılan Osmanlı Devleti’nin tabutuna son çivilerinin çakıldığı kronolojik dizi sanki.Son günlerde yaşam bulan Anayasa tartışmaları bile kökleri toplumsal ittifaka dayanmayan elitist yasa koyuculuğun mirası gibi duruyor.Darbesiz anayasa yapamamak işgüzarlığı yaşadığı her bunalımda askeri siyasi alana çekmekten geri durmayan siyaset ehlinin ergenlik çağı problemi.Temelde yatan sebep ise milli pazarımızı hiç bir kural koymadan dış güçlere açmaktan imtina etmememiz.Cehaletin vurdumduymazlık halinde beşeri iklime yayıldığı bu süreç iç pazarımızı yok edip esnafımızı, köylümüzü,işçimizi rekabetten uzak tutan üretim biçiminde ısrar etmekle hayat buluyor.Yumurta kapıya gelmeden sesi çıkmayan halk kendi dışındaki gelişmelere anlam veremeden zorlukları baştacı edip bir lokma bir hırka fikrini sosyal amentüsü olarak belliyor.

1996 yılından bu yana AB ile Gümrük Birliği Anlaşması’nın yürürlükte olması 1988-Uruguay Raundu’nun hayata geçirildiği küreselleşmiş ticaret hevesinin bu topraklardaki izdüşümü.Ekonominin devlet odaklı rant paylaşımından özel sektör merkezli yolsuzluklar çarkına dümen kırması yaşanan kavga hakkında sizlere bir fikir vermiyor mu?Yine milli konularda tavizleri içeren reformlar,yine içeride hayat bulan dışarıdan destekli ayrılıkçı hareketler,yine savaş dönemlerini andıran çürüme ve insan manzaraları.Gözlerimizin 200 yıldır alışkın olduğu sürüp giden bu kavgada halk nerede?Kimsenin halis niyetle çözmek istemediği Paylaşım Meselesini toplumu yozlaştırarak halledeceğini zannetmek aklı suya düşen tarikat ehlinin şark işi kurnazlığı bana kalırsa.

Asker,yargı, barolar,sendikalar,üniversiteler…Bu unsurlar iktidar partisinin siyasetten çekilmeden evvel aradığı çatışma ortamının kamu kesiminden devşirilmiş aktörleri.Yugoslavya benzeri dağılma öncesinde ayrışma sendromu yaşayan kadim topraklarda imparatorluk mirasını din soslu milliyetçilikle yok etmeye çalışan zihniyet -tıpkı kendi pazarını umarsızca dışarıya açan rant ekonomisinde görüldüğü gibi- oylarını yükseltmeyi etnik nefret duygusunu körüklemekte buluyor.Komşunun komşuya kem gözle bakmasını kim ister?İşte işsizlik bu denli yakıcı,sosyal adaletsizliği ısrarla sürdürmek böylesine tehlikeli bir oyun.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.