“Buyrun,ben Başbakanlık İletişim Merkezi’nden bilmemkim!” Kendi cep numaramı başına 150 ekleyerek aradığımda karşıma çıkan erkek sesine belki herkesin tahmin ettiği ama ihmal edip sormadığı şu soruyu düşürmüştüm: “Hocam telefonlar dinleniyormuş ne iş?”Sorumu ilk defada anlamayan adam iğreti sesi,kulağımda hala pas içinde duran kırık bir Türkçe ile bana gönlüğümü ferah tutmam gerektiğini böyle bir şey söz konusu olmadığını söyledi. Teşekkür edip telefonu kapatırken Radikal’de okuduğum haberin memurun söyledikleri kadar gerçek olabileceğini düşündüm.Dinlenme korkusu tüm toplumu sarmıştı.Gizli kulak haberleri darbe dönemlerinde ilkokulda okuyan benim için sıradan sayılırdı.Bu sefer tepki göstermemin nedeni sürekli gündeme getirilen,yasadışılığı bilinen ama resmi sayılan casus dinlemelerin başıma da gelebileceği ihtimali idi.Korkum falan yoktu.”Onlardan korkan onlar gibi olsun!” dedim içimden.
Osman Kaçmaz,İlhan Cihaner,Aykut Cengiz Engin,Yargıtay,Danıştay,HSYK…Santralleri dinlenen hukuk kurumları ya da aktörleriydi yukarıda saydıklarım.Adaletin zirvesine çıkmış isimler.2008 yılında İskender Ağa Cemaati’ne yönelik soruşturma yürüten İlhan Cihaner, Ergenekon Davası nedeniyle halen hapiste.Görevi yüzünden açılan davadan ise yargılanmaya yeni başladı.
Tarikat ve cemaatlerin istihbarat savaşlarına girmesi merak etmekle yetindiğim ama yabancı olduğum bir konuydu.Hastalık bahanesiyle halen ABD’de FBI koruması altında yaşayan Fethullah Gülen’in hakim olduğu grubun Emniyet’te “F Tipi Yapı” adı altında kadrolaştığını duyuyor,TARAF Gazetesi’ne haber servis edenlerin iç ya da dış istihbaratla alakalı kişiler olduğunu tahmin ediyordum.Yılların gazetecileri ya da yandaş isimler dururken zamanında Washington’da haber peşinden koşan Yasemin Çongar’ın başına atandığı gazetenin Mehmet Baransu isminde daha önce adı sanı bilinmez muhabirine çuvallar dolusu ve ilginç biçimde çoğu gerçek olan belgelerin verilmesi bana tuhaf geliyordu.Darbe bu değil miydi?Gerçekleşmeyen senaryolara dayanarak insanları hapse atmak sanki henüz sona ermemiş bir davanın intikamı gibi duruyordu.
Tüm bunların sekiz sütuna manşet olan ilavesi hükümet ve Gülen Cemaati arasındaki elle tutulur ilişkiydi.Bu işbirliği Samanyolu TV,Zaman Gazetesi ya da gruba bağlı diğer mecralarda açık açık görülmekteydi.Kader birliği etmiş siyasi iktidar ve dini topluluklar hasımlarını acımasız biçimde izliyor,mahkum etmeye çalışıyor ya da türlü çeşitli bahanelerle devlet gücünü kullanıp hapse tıkıyorlardı.Ergenekon Davası ise tüm bu süreçte kaldıraç işlevi görüyordu.
Türkiye yoksullaştıkça yabancılara düşmanlık besliyor,bir olmayı kaybettikçe kimlik kaygımız toplumu tam ortadan ikiye bölüyordu.Hrant Dink,Rahip Santoro,Zirve Kitapevi cinayetleri…Bu cinayetler:Devlet çekirdekli güç odaklarının aklı bozuk çocukları acımasızca kullanıp birilerine “Yeter! Yerinizde oturun problemleri fazla kaşımayın” uyarısını kin dolu intikam alayında taşıyordu.Cemaatleştikçe bölünüp güçten düşüyor,apartman yönetim kurulu toplantısında bile kavga eden insancıklar haline getiriliyorduk.
Para herkesin arasına girmişti.Baba-evlat,ana-oğul,karı-koca,abi-kardeş,sevgililer,dost-arkadaş…Herkesin gözünde bir numara olan;itin önüne atsan yenmeyecek bu renkli kağıt parçasıydı artık.Evet, ademevladının fiyatı insanlık pazarında haraç mezat belirlenmiş;çirkin bile para sayesinde güzelleşmiş,müptezel orospular namuslu olmuş,pazarlamacı pezevenkler işadamı,sanatçı ya da politikacı sayılmıştı.Fakirler arasında adı sanı duyulan ama varlığından pek haberdar olunamayan zenginlik hayali ihtirasla karışık sefaletle birlikte benlik duygusunu önüne katmış sürükleyip götürüyordu.Biz kimdik?Esasen kutuplaşmanın Kürt-Türk kavgası olarak kristalleşmesi bile varlık-yokluk kavgasından başka bir şey değildi.Bu arada varlıklılarsa halimize bakıp için için gülüyorlardı.Ne demeli?Dindar oldukça yalnızlaşıyor,insanlıktan uzaklaştıkça yoksullaşıyorduk.
Modern zamanlar,zavallı kumaşlardan dokunmuş yalnızlığa meftun ilişkiler sayesinde dar kafalılığı arşa çıkartırken,sanal silahlar kullanarak toplumu aptallaştırmanın mahvedici etkisini insanlar üzerinde seyretmek şimdilerde kolayca kotarılan bir keyif ehli eğlencesiydi.Halihazırdaki rezaleti sezemeyenler,duymak istemeyenler, diz boyu sığlığa din iman getirenler cehaletin üzerilerinde ne kadar şık durduğunu anlayamayan ve bize özgü bu halin faşist anarşizme özgü bir yaşam örtüsü olduğunu idrak edemeyen gönüllü sürgünler durumundaydılar.Haşa huzurdan,bu ülkede ekonomik demokrasinin çorak topraklarını silahlarıyla yaratanlar varolmanın zilyetliğini bireylerden çalıp iç savaşlara kurban etmişlerdi.Özgürlük bir sıkımlık canıyla sanata kan veremiyor,fersiz gözlerin aşk ikliminden uzak düşmüş besteleri,resimleri,heykelleri sanki yabancıların hayatından üzerimize dökülmüş mahremiyet belgeleriydi.Paylaşmanın tadına doyulmaz sevinci azrail gülümsemesine benzeyen bencilliğin kılıcı altında inliyordu.
Fazla mı edebiyat yaptım?Başından beri diyordum,bırakın yapayım!Edepsizlik hengamesi altında yaşarken sizinle sevinerek paylaştığım gerçeğe dair her söz en azından beni özgürleştiriyor.Bırakın çığlık çığlığa yazayım. Sancıların rezaletlerle örtülmek istendiği gün karanlıkları arasında yalnızlığımı sizlerle gidereyim.Benim ilacım, derdimin dermanı sizlersiniz…Gün gelir okumak kaygısını çektikleriniz arasında olursam kafamdaki intiharı yazarak yaptığımı belki anlarsınız.Kalemi yontup çıkaran,yazmazsa deli olan dehaların yanında adımız okunmaz elbet.En azından birkaç kişi okursa bile ne mutlu bana.